Mehmet İlbaysözü
 

         Havai’ye ilk ziyaretim 2005 yılındaydı. Uzun bir Karayipler ve Orta Amerika yolculuğunun ardından Panama Kanalı geçişini tamamladık. Kaliforniya’nın güzel kenti San Diego’ya demirlediğimizde önümüzde uzun bir Pasifik Okyanusu geçişi bizi bekliyordu. Tam 7 gün sürecek olan bu geçişten sonra Pasifik Okyanusu’nun tam ortasında, her yere uzak, doğanın ateşle şekillendirdiği bir cennete, Hawaii’ye ulaştık.

         Bu uzak cennet tamamiyle volkanik adalardan oluşuyor. Benim Haleakala ve Kiauea yanardağlarını ziyaret etme şansım oldu. Haleakala yanardağı, Maui Adası’nda bulunuyor. Gökyüzü inceleme üssünün bulunduğu zirveye çıkarken, hava durumunda ciddi değişiklikler yaşanıyor. Deniz kenarında sıcak ve günlük güneşlik olan hava, zirveye yaklaştıkça sis ve zaman zaman yağmura teslim oluyor. Zirvede fotoğraf çekmek için acele etmek gerekiyor. Çünkü saniyelik değişimlerle oyunlar oynayan bulutlar, çoğu zaman zirveyi ve kraterleri beyaz bir yorgan gibi gizliyorlar.

         Kilauea ziyareti, Haleakala’ya göre daha zahmetsiz geçiyor. Ancak Kilauea yanardağı iki farklı noktadan ziyaret edilebiliyor. İlk ziyaretimi Amerika Milli Parklar Müdürlüğü’nün kontrolü altındaki ana kratere yaptım. Havai’deki adalardan en büyüğü olan Büyük Ada (Big Island)’da bulunan ve yılın 365 günü aktif olan bu dünya harikasını ziyaret için adada bulunan Hilo kentinden yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuk yapmak gerekiyor. Araç kiralamak işi oldukça kolaylaştırıyor. Kiauea Yanardağı Milli Parkı’nda yanardağın en geniş kraterini görebilirsiniz. Sürekli lav akıntısı nedeniyle parkın içindeki asfalt güzergah sürekli değişiyor. Yol birçok yerde kapalı olabiliyor.

         Kilauea’nın heyecanını yaşamak için ikici ziyaretimde tercih ettiğim Kalapana bölgesine gitmek gerekiyor. Yaklaşık 30 yıl öncesine kadar insan yerleşiminin bulunduğu bölge, lav akıntısı nedeniyle şu anda uçsuz bucaksız bir lav çölüne dönmüş durumda. Bu bölgeye belirli bir noktaya kadar yaklaşılabiliyor. Lav bölgesine girmek tehlikeli ve yasak. Polinezyalı rehberimin yardımlarıyla, bu tehlikeli bölgeye girip lav püskürten kratere kadar gitme şansım oldu. Uçsuz bu bucaksız bu çöldeki kurumuş lavın gofret kıvamında ve kırılgan olduğunu farkettim. Ateşin kısa vadede getirdiği ölüm, bu topraklarda kısa sürede inanılmaz derecede verimli bir yaşama dönüşüyor. Lav çölünün bazı bölgelerinde tropik ormanlara rastladım. Ölüm ve yaşamı bir arada getiren bu ateş nehri, Pasifik Okyanusu’nun hemen kıyısında akıyor ve şiddetli patlamalar okyanusa taş ve kaya parçaları yağdırıyor. Bölgedeki volkanik gazlar zaman zaman mide bulantısına neden oluyor.

http://travel.nationalgeographic.com/travel/traveler-magazine/photo-contest/entries/gallery/outdoor-scenes-week-13/#/5